ARAPÇA BİLMEMEK KUR’ÂN MESAJIYLA BULUŞMAYA ENGEL Mİ?

Akın KARADENİZ

Türk İslam Vakfı Başkanı

Bugün özellikle ülkemiz toplumunda Arapça ile ilgili olarak çok ciddi bir taassup vardır. Bu taassup o derece ileri gitmiştir ki kimi insanlar Arapça gazete ve dergilere dahi kutsiyet atfeder olmuştur. Yine ülkemizde birçok Müslüman dua içerikli bir kısım Arapça metinleri ezberleyerek ne dediğini bilmeden Allah’a dua etmeyi dahi dini bir gereklilik olarak görür hale gelmiştir. Vahyin mesajlarıyla insanların buluşmasının önündeki en büyük engellerden biri olan bu Arapça taassubunun kırılması son derece elzem ve hayati bir meseledir.

ARAPÇA KUTSAL BİR DİL DEĞİL, KUTSAL OLAN ALLAH’IN KELÂMIDIR

Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması yine Allah’ın varlığının delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için deliller vardır.” (Rûm Sûresi; 30/22) buyurmak suretiyle yaratılış noktasında hiçbir dilin ve ırkın kutsal olmadığını, bilakis farklı farklı dillerin ve ırkların yaratılmış olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade etmiştir.

Zuhrûf Sûresi 44. âyet-i kerîmenin ifadesiyle tüm Müslümanlar Kur’ân’dan sorguya çekilecektir. Bunun için her Müslümanın yaratıcısının kendisine gönderdiği tüm uyarıları, emirleri, yasakları, tavsiyeleri anlayıp idrak etmesi gerekmektedir. Arap olmayan Müslümanların her birisinin Arapçayı ana dilleri gibi öğrenebilmeleri de mümkün olmadığına göre Arapça bilmeyen her Müslümanın Kur’ân’ı kendi dilindeki çevirilerden okuyarak anlaması gerekmektedir.

‘Daha iyi anlayabilmeniz için biz Kur’ân’ı Arapça olarak gönderdik’ (Yusuf Sûresi; 12/2) âyetinde de belirtildiği üzere, İslâm’ın kaynağı olan Kur’ân’ın Arapça olarak gönderilmesi, İslâm’ın doğuş ve yayılış yeri olan Arap yarımadasında Hz. Peygamber (sav) ve etrafındaki ashabının Arap olması cihetiyledir.’(M. İlyas BOZKURT, Mukaddime, Sf. 255) Nitekim Tevrat Hz. Musa’nın kavminin diliyle İbranice olarak, İncil de Hz. İsa’nın kavminin diliyle Ârâmice olarak indirilmiştir. Eğer Kur’ân Türklere indirilecek olsaydı muhakkak ki Türkçe olarak indirilmiş olacaktı. “Biz her Rasûlü, ancak kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın..”(İbrahim Sûresi; 14/4) “Eğer biz onu başka bir dilde Kur’ân yapsaydık onlar mutlaka, ‘Onun âyetleri genişçe (bizim anlayacağımız dilde) açıklanmalı değil miydi? Arap’a hiç yabancı dilde bir kitap olur mu?” derlerdi..” (Fussilet Sûresi; 41/44) gibi âyetlerden de açıkça anlaşılacağı üzere Kur’ân’ın Arapça olmasının yegâne hikmeti indirildiği kavmin dilinin Arapça olmasıdır. Bundan dolayıdır ki Arapça kutsal bir dil değil, kutsal olan Allah’ın kelâmıdır.

Yüce Allah birçok âyette Kur’ân’ın arapça indirilişinin hikmetini farklı farklı açılardan bizlere beyân etmiştir. Bu âyetlerin bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

“Böylece onu, Arapça Kur’ân olarak indirdik ve içinde tehditleri ayrıntılı olarak açıkladık ki, umulur ki takva sahibi olurlar yahut onlara bir hatırlatma olur.” (Tâ-hâ Sûresi; 20/113)

“İşte böylece şehirlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri uyarasın ve gerçekleşmesinde şüphe bulunmayan toplanma günü hakkında uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân indirdik. O gün insanların bir kısmı cennette, bir kısmı da alevli ateşte olacaktır.” (Şûrâ Sûresi; 42/7)

“Biz Kur’ân’ı, müttakileri (Allah’ın yasaklarından sakınanları) müjdeleyesin ve inatla karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye, senin dilinle kolaylaştırdık.” (Meryem Sûresi; 19/97)

“Biz Kur’ân’ı, düşünüp öğüt alsınlar diye senin dilinle kolaylaştırdık.” (Duhân Sûresi; 44/58)

“Bu âyetleri bilenler topluluğu için Arapça Kur’ân olarak açıklanmış bir kitaptır.“ (Fussilet Sûresi; 41/3)

Bütün bu âyetler ile bizlere açıklanan husus özetle şudur: Yüce Allah Kur’ân’ı Arapça olarak indirmek suretiyle ilk muhatapları olan Araplara vahyin mesajlarını, uyarılarını ve müjdelerini kolaylıkla anlamalarına imkân vermiş ve onlara Kur’ân’ın dili ve anlaşılmasıyla ilgili bu hususta herhangi bir itiraz şansı tanımamıştır.

Bozkurt’un da dediği gibi elbette ki; ‘Kur’ân’ın lafzında insanın fıtratına hitap eden mucizevî bir yön vardır. Bu yönüyle insan, Kur’ân’ı anlamadan da okusa, kalben, rûhen ve mânen muazzam dereceler ve mertebeler kateder, Allah’a yaklaşır. Nafile ibadetlerin en mühimi Kur’ân okumaktır.’ (M. İlyas BOZKURT, Mukaddime, Sf. 256) Ama şu da bir gerçektir ki Kur’ân’ı lafzıyla okumak insana bir fayda sağlarsa mânâsıyla anlayarak okumak ise insana binlerce fayda sağlar.

Kur’ân’da ‘Kur’ân okumak’ ile ilgili geçen tüm ifadeler Kur’ân’ı anlayarak, âyetlerini tefekkür ederek, özümseyerek okumayı ifade eder. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân’ın tamamını anlamadan okumaktansa yani bu şekilde hatim yapmaktansa bir sayfasını anlayarak, özümseyerek, derinlemesine tefekkür ederek okumak çok daha faydalıdır. Bu nedenle Kur’ân mukabelelerinin ve hatimlerinin bir sayfa Arapça ve bir sayfa meal okuyarak yapılması Kur’ân’dan istifadeyi çok daha artıracaktır.

Kur’ân’ı yalnızca Arapçasından, anlamadan okumak yani yüzünden okumak; içerisinde Cenâb-ı Allah’ın binlerce nimetini ve mucizesini barındıran muhteşem bir okyanusta âdeta yüzeyinden yüzmeye benzer. Kur’ân’ı anlayarak okumak ise bir dalgıç misali böylesi bir okyanusun içerisine dalıp Cenâb-ı Allah’ın o okyanus içerisindeki binlerce nimetini ve mucizesini yakından müşâhede ederek yüzmeye benzer. Okyanusun yüzeyinden yüzmek insana bir lezzet verir ancak okyanusun derinlerine dalarak yüzmek ise insana çok daha büyük bir lezzet verir. İşte bizler de Kur’ân okyanusunun yüzeyinden yüzmenin vereceği lezzet ile yetinmemeli, Kur’ân okyanusunun içerisine dalarak bizlere yol gösterecek, zihnimizi ve kalbimizi aydınlatacak olan Allah’ın kelâmından çok daha fazla yararlanmanın gayreti içerisinde olmalıyız.

Kur’ân’ı yalnızca Arapçasından okumak şifalı bir bal ile dolu olan kavanozu eline alıp o kavanozu dışından gözlemlemeye ve onun camını dışından yalamaya benzer; Kur’ân’ı anlayarak okuyup hayata tatbik etmek ise o kavanozun kapağını açıp adeta o şifalı baldan kaşık kaşık yiyerek şifa bulmaya benzer. Yüce Rabbimizin de ifade ettiği gibi “Kur’ân’dan indirdiğimiz şeyler, mü’minler için bir şifa ve bir rahmettir.” (İsrâ Sûresi; 17/82) Kur’ân’ın müminlerin şirk, cehalet, fakirlik, ihtilaf gibi hastalıklarını tedavi edebilmesi için her bir hastalık ile ilgili ortaya koyduğu tedavi reçetesinin tatbik edilmesi gerekir. Kur’ân’ın insanlara sunduğu reçetenin tatbik edilebilmesi için de elbette ki o reçetede yazanların iyice anlaşılması gerekir.

“Bu (Kur’ân) bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve (Allah’ın emir ve yasaklarına itaatsizlikten sakınarak) takva sahibi olun ki size merhamet edilsin.” (En’âm Sûresi; 6/155) “Bu Kur’ân; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir.” (İbrahim Sûresi; 14/52) âyetlerinde bahsedilen Kur’ân’a uymak, Kur’ân ile uyarılmak ve Kur’ân’dan öğüt almak ancak ve ancak mânâsını bilmek ve idrak etmekle mümkündür. Evet, asıl olan Kur’ân’ı anlamak ve hayata tatbik etmektir. Çünkü Kur’ân hayata tatbik edilmesi için gönderilmiştir.

“SİZİN EN HAYIRLINIZ KUR’ÂN’I ÖĞRENENİNİZ VE ÖĞRETENİNİZDİR” HADİSİNİN İZAHI

“Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğreneniniz ve öğreteninizdir.” (Buhari; Fedailu’l-Kur’ân, 21) hadis-i şerifine istinaden ülkemizde birçok Kur’ân Kursu açılmış ve yediden yetmişe Kur’ân hassasiyeti olan yüz binlerce Müslüman Kur’ân’ı Arapça metninden okuyabilmeyi öğrenmiştir. Ama maalesef hadisteki Kur’ân öğrenmek ve öğretmek ifadesinden sadece yüzünden, Arapça lafzını okumayı öğrenmek ve öğretmek anlaşılmış, Kur’ân’ın mânâsı geri planda tutulmuş, yüzlerce hafız Kur’ân’ı baştan sona ezberlemiş ama bir Fatiha Sûresinin dahi mânâsından bihaber yaşamıştır. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün ana dili Arapça olan ashabına anlamadan sadece Kur’ân’ın alfabesini yani ‘Elif’ini, ‘Be’sini, ‘Te’sini öğrenin ve öğretin demesi aklen mümkün değildir. Hadisteki Kur’ân’ı öğrenen ve öğreten ifadesinden asıl maksat Kur’ân’ın mantığını, mânâsını, hayata dair ilke ve prensiplerini öğrenen ve öğretendir.

HİKMETE ULAŞMANIN YOLU KUR’ÂN’I ANLAMAKTAN GEÇER

Kur’ân’da “Allah, hikmeti dileyene verir. Kime hikmet verilirse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl ve hikmet sahipleri anlar.” (Bakara Sûresi; 2/269) buyrulmaktadır. Bu âyetteki Hikmet kavramıyla kastedilen Kur’ân mantığıdır. Kur’ân’ın hayata dair her konu ile ilgili ortaya koyduğu usûllerin, ilke ve prensiplerin ortaya koyduğu mantığa Kur’ân mantığı diyoruz. Hayatımızda neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamamızı sağlayacak ve adeta bizler için bir terazi görevi yapacak olan Kur’ân’ın ilke ve prensiplerinin oluşturduğu Kur’ân mantığına ise “Hikmet” denir. âyetin de ifade ettiği gibi hikmeti elde eden bir kişi ise muazzam bir zenginliği elde etmiştir. Çünkü o hikmet (Kur’ân mantığı) kişiye hem dünyada hem de ahirette çok büyük kazançlar sağlayacaktır. Hikmete yani Kur’ân’ın mantığına ulaşabilmenin ilk adımı ise elbette ki Kur’ân’ı anlayarak okumak ile atılabilir.

ARAPÇA LAFZA ODAKLANDIĞIMIZDAN ÇOK DAHA FAZLA MÂNÂYA ODAKLANMALIYIZ

Diyanet İşleri Başkanlığı İmam-Hatiplerin ve Kur’ân Kursu öğreticilerinin Kur’ân’ın lafzını düzgün ve güzel bir ses ile okumalarını sağlamak gayesiyle Kur’ân’ı Arapça metninden okurken harflerin düzgün okunmasının kurallarının anlatıldığı ‘tashih-i hurûf’ dersleri ve Kur’ân’ın on kıraat imamı ve yirmi ravi ile okunuş tarzları ile ilgili detayların anlatıldığı  ‘aşera-takrib-tayyibe’ kursları düzenlemektir. Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği ‘tashih-i hurûf’ ve ‘aşera-takrib-tayyibe’ eğitim kursları 36 ay sürmekte ve bu derslerde çoğunlukla Kur’ân’ın lafzına odaklanılmaktadır. Elbette ki Kur’ân’ın lafzının düzgün okunması önemlidir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu kurslardaki gereksiz ve anlamsız detayları müfredattan çıkartarak bir aylık bir zaman dilimi içerisinde personelinin ihtiyacı olan eğitimi çok rahat verebilir.

Şu unutulmamalıdır ki bir Müslüman Kur’ân’ı anlamadan sadece lafzını düzgün ve tecvidli okuyarak kendisini Kur’ân ile dönüştüremez, kendisine din diye öğretilen batıl inançları ve hurafeleri aklından ve kalbinden bertaraf edemez. Bundan dolayıdır ki; Müslümanların Kur’ân’ın Arapça lafzını doğru okumak için ayırdığı zamanın en az bin misli fazlası kadar bir zamanı Kur’ân’ı doğru anlayabilmek adına ayırması son derece elzemdir. Diyanet İşleri Başkanlığı, birçok cemaat ve tarikatın yaptığı hatayı yapmaktan bir an önce vazgeçip Kur’ân’ın lafzına odaklandığından çok çok daha fazla Kur’ân’ın mânâsına odaklanmalıdır. Toplumu Kur’ân’ın mânâsına, anlam derinliklerine odaklanmaya davet konusunda Diyanet İşleri Başkanlığımızın ve İlahiyat Fakültelerimizin öncü olması gerekmektedir.

KUR’ÂN TİLÂVETLERİ VE KUR’ÂN ZİYAFETLERİ

Ülkemizde düzenlenen dini içerikli programlara güzel Kur’ân okuma becerisi olan kârilerin makamla ve tecvid ile okudukları Kur’ân tilâvetleri ile başlanır. Hatta devlet protokolünün katılımı ile gerçekleşen bir kısım resmi programların açılışları da yine Kur’ân tilâvetleri ile yapılır. Bunlar elbette ki çok güzel şeylerdir. Ancak programlarda çok güzel bir sesle ve kıraat ile okunan Arapça Kur’ân metninin mânâsının Türkçe diksiyonu çok iyi olan bir kişi tarafından hitâbî bir üslûp ile katılımcılara aktarılmaması çok büyük bir eksikliktir. Güzel bir sesle ve düzgün bir okuyuş ile okunan Kur’ân’ın Arapça lafzı hiç Arapça bilmeyen insanların da kalplerinde bir tesir oluşturur, gönüllere sükûnet verir; bu durum Allah kelamı olması hasebiyle Kur’ân’ın mucizevi bir yönüdür. Arapça orijinal metin ile kalplerde oluşan tesirin üzerine düzgün bir mealden güzel bir diksiyonla ve hitâbî bir üslûp ile aktarılan Allah kelamının Türkçe anlamı hem akıllarda hem de gönüllerde muazzam tesirler bırakacaktır.

Yine ülkemizde Kur’ân’ı güzel okuma yarışmalarında Türkiye ve dünya dereceleri olan kurrâ hâfızların katılımları ile kapalı spor salonlarında veya büyük salonlarında halkımızın geniş katılımları ile ‘Kur’ân Ziyafeti’ başlığı ile programlar düzenlenmektedir. Bu programlar bir saatten fazla sürmekte ve bu süre zarfında insanlar Kur’ân’ın ojinal Arapça lafzını kıraati çok güzel olan hâfızlardan dinlemektedir. Kur’ân ziyafeti programlarında okunan âyetlerin Türkçe anlamları aktarılmadığı için o programa katılanlar programın olduğu salona girerken Kur’ân’ın ilke ve prensiplerine aykırı hangi yanlış inanç ve bilgiler ile giriyor ise salondan çıkarken yine o yanlış inanç ve bilgiler ile çıkıyor. Dolayısıyla o insanlar hayatlarını ve zihinlerini Kur’ân ile dönüştüremiyorlar.

Yine Diyanet İşleri Başkanlığımız ‘aşera-takrib-tayyibe’ kurslarında başarılı olan hocalarımızın icazet merasimlerini illerin merkezi ve büyük camilerinde geniş halk katılımları ile düzenlediği programlar ile gerçekleştirmektedir. Bu programlarda birbirinden güzel sesli kârilerin okuduğu Kur’ân’ın Arapça lafzının Türkçe anlamlarının o camileri dolduran geniş kalabalıklara aktarılmaması çok büyük bir eksikliktir ve bu durum Kur’ân’a çok büyük bir haksızlıktır. Çünkü Kur’ân okunmasından asıl maksat okunan âyetlerin anlaşılmasıdır. Nitekim Kur’ân’ın hiçbir yerinde anlamadan Kur’ân okumayla alakalı hiçbir teşvik yoktur. Aksine “Andolsun ki biz Kur’ân’ı, düşünenler için kolaylaştırdık. Düşünen var mı?” (Kamer Sûresi; 54/17), “Sana bu bereket kaynağı kitabı, âyetlerini derinlemesine düşünsünler diye indirdik.” (Sa’d Sûresi; 38/29), “Onlar, Kur’ân üzerinde derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri mi kilitli?”  (Muhammed Sûresi; 47/24), “…Kur’ân’ı belli bir düzen içinde ağır ağır, düşüne düşüne oku!” (Müzzemmil Sûresi; 73/4) gibi onlarca âyette Kur’ân üzerine tefekkür ederek, derinlemesine düşünerek âyetleri tane tane, ağır ağır yani özümseyerek, içselleştirerek okuma üzerine ciddi vurgular vardır. Bütün bu âyetlerden yola çıkarak diyebiliriz ki her nerede bir Kur’ân’ın Arapça lafzı okunuyorsa hemen akabinde düzgün bir mealden Türkçe anlamı da okunmalıdır.  Çeşitli salonlarda düzenlenen programlarda icra edilen Kur’ân tilâvetlerinin akabinde Türkçe anlamlarının aktarılması gerektiği gibi camilerimizde farz namazlarından sonra okunan aşirlerin de mutlaka imamlarımız tarafında cemaate Türkçe anlamının da aktarılması gerekmektedir. Hatta imamlarımızın camilerinde sabah, akşam ve yatsı namazlarının farzlarını kıldırdıktan sonra açıktan okuduğu âyetlerin anlamını da cemaatine aktarması son derce yerinde bir davranış olacaktır.

SÖZLERİN EN GÜZELİNİ İNSANLARA EN GÜZEL BİR ŞEKİLDE AKTARMALIYIZ

Dini meseleler ile ilgili insanlara sunum yapılırken, sohbet edilirken, konferans verilirken konu ne olursa olsun önce bu konu ile ilgili Rabbimiz ne diyor sorusunun cevabı aranarak işe başlanılmalıdır. Daha sonra anlatılacak konu ile ilgili Kur’ân’ın ortaya koyduğu usûl ve esaslar âyet âyet tespit edilip bu âyetleri alt konu başlıkları ile birlikte tasnif ederek o konunun adeta anayasası hükmünde olan muhkem âyetleri ve o muhkem âyetlerin açıklamaları ve örneklemeleri hükmünde olan müteşâbih âyetleri çıkarılmalıdır. Anlatılacak konunun tespit edilen muhkem ve müteşâbih âyetleri belirli bir anlam ve mantık örgüsü içerisinde, tematik olarak sıraya konmak sûretiyle âdeta âyetler ile girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir kompozisyon oluşturulmalıdır. Ve en nihayetinde de bu oluşturulan kompozisyon Kur’ân süzgecinden geçirilmiş sahih hadislerle, aklın ve bilimin bizlere sunduğu materyaller ile de genişletilmek sûretiyle Zümer Sûresi 23. âyetin ifadesiyle ‘sözlerin en güzeli’ olan Kur’ân’ın mânâ ve hakikatleri insanlara en güzel bir şekilde ulaştırılmalıdır. Tabi ki bu iş ciddi bir mesai ayırarak, çokça emekler harcayarak, büyük gayretler sarf edilerek yapılabilecek bir iştir ve hiç şüphesiz ki Kur’ân mânâsı üzerine büyük emekler harcanmayı hak eden bir vahy-i ilahidir.

MEAL OKUMAK SAKINCALI MI?

Ülkemizde özellikle bir kısım cemaat ve tarikatlar Arapça bilmeyen mensuplarına yönelik meal okumanın sakıncalı olduğunu ifade ederek ‘Kur’ân’ı anlamak için ya Arapça öğreneceksiniz –ki bunun birçok insan için mümkün olmadığını kendileri de biliyor- ya da dini konularda bizim cemaatin ve tarikatın hocalarının anlattıklarıyla yetineceksiniz’ demektedirler. Bu söylemin altında yatan gerçek şudur: Eğer cemaat ve tarikat mensubu insanlar Kur’ân’ı anlamaya çalışır ve anlarlar ise mensubu olduğu cemaat ve tarikatların Kur’ân’a uygun olmayan görüş ve düşüncelerini sorgulamaya başlayacak ve bu sorgulamanın neticesinde de batıl inanışlar ve hurafeler ile insanları aldatan cemaatlerden ve tarikatlardan kopuşlar olacaktır. Böylece din tüccarlığı yaparak insanları sömüren tarikatlar ve cemaatler büyük rant kaybına uğrayacaktır. İşte bu din tüccarları altlarındaki postu kaybetmemek ve din üzerinden rahat rahat insanları sömürebilmek için Arapça bilmemeyi sürekli olarak insanların Kur’ân’ın anlamıyla buluşmalarının önünde engel olarak tutmaktadırlar.

Meallerde bir kısım eksikliklerin ve hataların olduğu bir gerçektir. Hele hele bir mezhep, cemaat ve tarikat taassubu ile hareket eden kişilerce yazılan meallerdeki hatalar oldukça çoktur ve vahim boyuttadır. Bu nedenle özellikle herhangi bir mezhep, cemaat ve tarikat taassubu olmayan, Kur’ân’ı anlama usûlü olarak öncelikle Kur’ân’ı Kur’ân ile açıklamaya çalışan, sahih hadisleri ve aklı, mantığı, bilimi Kur’ân’ı anlama hususunda yardımcı unsurlar olarak gören Hanif İslâm anlayışını benimseyen Hanefî-Matûridî çizgideki ilahiyatçıların meallerini tercih etmek daha sağlıklı bir tercih olacaktır. Bununla birlikte tek bir meale bağlı kalmaksızın farklı birçok meali karşılaştırmalı olarak okumak da Kur’ân’ı doğru anlamaya yönelik isabetli bir çabanın ifadesidir.

Arapça bilmeyen milyonlarca Müslümana –ki birçok önemli dünya diline çevrilmiş Kur’ân tercümeleri var iken- Allah’ın sana olan mektubunu anlamak istiyorsan git önce Arapça öğren demek büyük bir zulümdür ve haksızlıktır. Müslümanların bu zulme ve haksızlığa maruz kalmamaları için aklını kullanmaları ve uyanık olmaları gerekmektedir.

Günümüzde Suudi Arabistan başta olmak üzere ana dili Arapça olan diğer Ortadoğu ülkelerinin din anlayışları Kur’ân’ın bizlere öğrettiği Tevhid, Akıl ve Güzel Ahlak olmak üzere üç önemli esası olan olan Hanif İslâm (Detaylı bilgi için bknz: M. İlyas BOZKURT, İnhiraf-2, Sf: 33-41)  anlayışından fersah fersah uzak bir anlayıştır. Ana dili Arapça olan ülkelerdeki Müslümanların büyük bir çoğunluğunun dini hayatı dinin merkezine hadisi ve mezhep imamlarının görüşlerini yerleştiren, aklı devre dışı bırakan ve hadise âyeti neshettirecek (hadis ile âyetin hükmünü iptal ettirecek) kadar zıvanadan çıkmış bir anlayışın ürünü olan Selefi zihniyetin (Detaylı bilgi için bknz: M. İlyas BOZKURT, İnhiraf-2, Sf: 42-47) temsilcileri hükmündeki hocaların anlattıkları ile şekillenmektedir. Dinin merkezine Kur’ân’ı yerleştirmeyen, sahih hadisleri uydurma rivayetlerden ayıklamayan, akla, mantığa, bilime önem vermeyen bir anlayışı benimsemiş insanlar ne kadar Arapça bilirlerse bilsinler Kur’ân’ı doğru anlamaları ve Kur’ân’dan beslenebilmeleri mümkün değildir. Kur’ân’ın adalete, merhamete, akla, ilme, tefekküre, müminlerin birliğine, beraberliğine ve kardeşliğine verdiği önemi ortaya koyan yüzlerce âyetine rağmen Arap dünyasının bugün içinde bulunduğu bu cehalet ve ihtilaf bataklığı Arapça bilmenin tek başına hiç bir şey ifade etmediğinin apaçık ispatıdır. Elbette ki Kur’ân ilimleri ile iştigal eden, dini insanlara anlatma konumunda olan ilahiyatçıların ve din adamlarının Arapça bilmesi gerekir. Ancak bunu bütün Müslümanlardan istemek ve beklemek asla doğru değildir.

Kendisini mezhep, cemaat ve tarikat taassubundan arındırmış, fıtratını korumayı başarabilmiş, akla, mantığa, tefekküre, ilime, bilime, sanata, kültüre, tarihe önem veren insanlar Kur’ân’ı doğru anlama gayreti ile karşılaştırmalı olarak meal okuyarak ve okuduğu âyetler üzerine derinlemesine düşünerek, aklını kullanıp âyetlerin birbirleri ile olan bağlantılarını kurarak Allah’ın izniyle Kur’ân’ın iktizaî mânâsına yani Kur’ân’ın genelinin ifade ettiği anlama ulaşabilir. Kur’ân’ın genel çerçevesine hâkim olan bir Müslüman çeşitli meallerdeki Kur’ân’ın rûhuna aykırı bariz meal hatalarını hiç Arapça bilmese dahi fark edebilecektir. Kur’ân’ın genel çerçevesine hâkim olan bir Müslüman en azından Kur’ân’ın en mühim ilkesi olan tevhid ilkesine aykırı bir davranışta bulunmayarak imanını şirk bataklığından koruyabilecektir. Ayrıca Kur’ân’ın genel çerçevesine hâkim olan Müslümanlar bu sayede akla, mantığa ve bilime önem vererek cehalet bataklığından korunacak, kendi aralarında birliğe ve beraberliğe önem vererek ihtilaf çukurlarından çıkacak, adaleti ve merhameti hayatlarının merkezine oturtarak hakkın ve hukukun mümtaz temsilcileri olabilecektir. İşte bütün bunları başarabilmek için atılacak ilk adım artık Kur’ân’ın mânâsına odaklanmaktır. Müslümanlar bugüne kadar Kur’ân’ın Arapça lafzını doğru ve düzgün okuma adına ayırdıkları zamanı bundan sonra Allah’ın kitabının mânâlarını, hayatın her alanına yönelik ortaya koyduğu ilke ve prensipleri doğru anlama adına ayırmalı ve bu doğrultuda ciddi bir gayretin içerisine girmelidir.

Bozkurt’un da dediği gibi ‘Kur’ân-ı Kerîm mealleri ve tefsirleri okunmak sûreti ile Cenâb-ı Hakk’ın vermek istediği emirler, anlatmak istediği hadiseler genel itibariyle, ana hatları ile rahatlıkla anlaşılabilir. Ve kişinin Cenâb-ı Hakk’ın mesajları hakkında bilgisi olur ve onu direkt Kur’ân’dan öğrenir, öğrendiği İslâmî bilgileri Kur’ân’a doğrulatmış olur ve Cenâb-ı Hakk’la kişi arasında bir ünsiyet hâsıl olur.’ (M. İlyas BOZKURT, Mukaddime, Sf. 257)

ALLAH RASÛLÜ’NÜN EN MÜHİM SÜNNETİ

Allah Rasûlü (sav) “Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse üzerlerine sekîne (huzur) iner. Allah’ın rahmeti onları kaplar ve melekler de etraflarını kuşatır. Allah kendi katındakilere onlardan söz eder.” (Müslim; Zikir, 38) buyurmak sûretiyle Kur’ân’ı okuyup üzerinde müzakere etmenin yani onun âyetlerinin mânâları üzerinde tefekkür etmenin ve kafa yormanın önemini beyan etmiştir.

Yüce Rabbimiz Kur’ân’da Allah Rasûlü’ne hitaben “(Ey Muhammed) sana vahyedilene sımsıkı sarıl ki böylece sırât-ı müstakîm üzere olasın.” (Zuhrûf Sûresi; 43/43) “(Ey Muhammed) de ki: “Ben Allah’ın elçilerinin ilki değilim ve ben bana da size de ne olacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.” (Ahkâf Sûresi; 46/9) buyurmaktadır. Bu âyetlerin de açıkça beyan ettiği gibi Kur’ân’da biz müminler için “üsve-i hasene” (Ahzab Sûresi; 33/21) yani güzel bir örnek olarak nitelendirilen Allah Rasûlü (sav)’in sünnetlerinin en başında hiç şüphesiz ki; O’nun Kur’ân’a sımsıkı sarılması,  hayatının merkezine Kur’ân’ı yerleştirmesi ve her türlü meseleyi Kur’ân’ın mantığına, usûl ve esaslarına göre çözmeye gayret etmesi yani vahye tabi olması gelmektedir. Evet, Allah Rasûlü’nün hayatta tek bir derdi ve gayesi vardı,  Kur’ân’ı anlamak ve anlatmak; Kur’ân’ı yaşamak ve yaşatmak. Biz Mü’minler’in de gerek “Hep birlikte Allah’ın ipine yani Kur’ân’a sımsıkı sarılın, sakın ayrılığa düşmeyin…” (Âl-i İmrân Sûresi; 3/103) âyetindeki emrin gereğini yerine getirmek ve gerekse Rabbimizin en mühim emri olan ve dolayısıyla da Allah Rasûlü’nün en mühim sünneti olan “vahye tabi olma” sünnetinin izinden gitmek adına Kur’ân’ı anlayıp, yaşamak ve Kur’ân’ı anlatıp yaşatmak adına artık Allah’ın kitabının Arapça lafzının nasıl okunduğuna odaklandığımız kadar hatta ondan binlerce misli fazlası kadar Allah’ın kitabının biz Müslümanlara hangi konularda neler dediğine yani ilahi vahyin anlamına odaklanmalıyız.

Kur’ân dünyada en çok okunan ama maalesef en az anlaşılan kitaptır. Kur’ân’ı sadece sevap kazanmak için okunan bir kitap olmaktan çıkartıp, anlamak ve hayata tatbik etmek için okunan bir kitap haline dönüştürmemiz son derce elzemdir. Asıl sevabın da Kur’ân’ı anlayıp onunla amel etmekle kazanılacağını da unutmamız gerekir. Yine unutmamak gerekir ki dünyada ve ahirette huzura erecek olanlar ancak ve ancak Kur’ân’ı anlayıp onunla amel edenler olacaktır. “Bunlar, Allah’ın zikri ile yani Kur’ân ile kalpleri huzura kavuşarak iman edenlerdir. Evet, İyi bilin ki, kalpler ancak Allah’ın zikri ile yani Kur’ân ile huzura kavuşur.” (Ra’d Sûresi; 13/28) âyet-i kerîmesi de bu hakikatin apaçık bir beyanıdır.