İMAN-AHLAK-ADALET İLİŞKİSİ

Akın KARADENİZ

Türk İslam Vakfı Başkanı

Rabbimiz olan Yüce Allah’ımız Kur’ân-ı Mübîn’de “Şüphesiz, iman edip, salih amel işleyenler var ya; işte onlar yaratılmışların en hayırlısıdır.” (Beyyine Sûresi; 98/7) buyurmaktadır. Bireyin ve toplumun ıslahına, huzuruna ve barışına katma değer sağlayacak yani insanlara fayda sağlayacak Allah’ın rızasına uygun olan her türlü amel salih ameldir. Allah Rasûlü (sav) de bir hadis-i şeriflerinde “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” buyurmaktadır. (Buhârî, Mağâzî, 35) Kur’ân’a dikkatlice bakıldığında görülecektir ki en mühim salih amel, zulmü önlemek ve insanlar arasında adaletle hükmederek toplumda adaleti tesis edebilmektir. Adaletin olmadığı bir toplumda huzur ve barış olmaz, huzur ve barışın olmadığı bir toplumda ise kargaşa ve kaos eksik olmaz. Bir insanın yaşayabilmesi için hava, su, ekmek ne denli önemli ise bir toplumun ayakta kalabilmesi ve ilerleyebilmesi için de adalet o denli önemlidir.

DİNİN BAKİYESİ VE MEYVESİ GÜZEL AHLAKTIR

Yüce Allah Kur’ân’da “Yüzünü Allah’ın fıtratı olan Hanif dinine (Hanif İslam’a) çevir ki; Allah insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın yaratma metodu değişmez. İşte bu kayyûm olan (zaman, zemin, şahsa göre değişmeyen) dindir. Ancak gelgelelim ki insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rûm Sûresi; 30/30) buyurmaktadır. Bu âyetten de anlaşılacağı üzere İslam fıtrat dinidir. İnsan ruhu da fıtrata göre yaratılmıştır. Âyetteki ‘Yüzünü Allah’ın fıtratı olan hanif dinine çevir…’ ifadesi İslam dininin özünün Haniflik, Hanifliğin özünün de Allah’ın fıtratı olduğunu bize bildirir. Bozkurt’un da dediği gibi “Haniflik bütün dinlerin özüdür. Yani bütün dinler fıtratı esas alır. Kur’ân’da bu kelime insanın, bütün batıl inançları ve ilahları reddederek, sadece bir olan Allah’a, Kur’ân’a ve O’nun yoluna en saf ve en duru bir şekilde kendisini teslim etmesi anlamında kullanılır. Hanifliğin Tevhid, rasyonalite (akılcılık) ve güzel ahlak olmak üzere üç temel esası vardır ki bu üç esas Kur’ân’ın insanlığa getirdiği en önemli üç şeydir.” (Detaylı bilgi için bknz: M. İlyas Bozkurt; İnhiraf, s.97-104)

‘Hanif’ kelimesi ‘saf, duru, tertemiz’ anlamlarına ‘fıtrat’ kelimesi ise ‘yaratılış’ anlamına gelmektedir. Rabbimiz Kur’ân-ı Mübîn’de yukarıda ifade edilen Rûm Sûresi’nin 30. âyeti ile Hanif Dinin/Hanif İslam’ın amacının kişiye yaratılıştaki bir çocuğun saflığını, duruluğunu, temizliğini, masumiyetini kazandırmaktır. Allah Rasûlü’nün “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra annesi ve babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhari, Kader, 2; Cenâiz, 78, 79; Müslim, Kader, 22) hadisinden de insanın doğduğu andaki masumiyetini, saflığını ve paklığını fıtrat ile ifade edebileceğimizi çıkartabiliriz. Cenâb-ı Hakk da Kur’ân’daki emir, yasak ve tavsiyeler ile insanda adeta yeni doğmuş bir çocuğun masumiyetini hedefler. Kur’ân ahlakını tam manasıyla yaşayan insanlar zamanla adeta yeni doğmuş bir çocuğun masumiyetine, saflığına ve paklığına ulaşır.

Hanif İslam’ı bir ağaca benzetecek olursak bu ağacın kökü ve gövdesi tevhidtir, dalları akıl, mantık ve bilimdir, meyvesi ise güzel ahlaktır. Hanif İslam’ın üç mühim esasından biri olan ‘güzel ahlak’ın Kur’ân’da karşılığı olan kavram ‘takva’ kavramıdır. ‘Takva’ kelime anlamı itibariyle ‘bir şeyi muhafaza etmek’ ‘korunmak, sakınmak’ gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak takva; kişinin Allah’ın emir ve yasaklarına; helale ve harama azami derecede riayet ederek Allah’a itaatsizlikten ve saygısızlıktan sakınarak fıtratını muhafaza etmesi ve böylece ahlaka ulaşmasıdır. Ezcümle takva Kur’ân ahlakıdır. Hz. Aişe’den (r.anha)rivayet edilen bir haber şöyledir: Bir adam: “Ey müminlerin annesi! Bize Allah’ın Rasûlü’nün ahlakından bahseder misin?” dedi. O da: “Sen hiç Kur’ân okumuyor musun?” diye sordu. Adam: “Tabi ki okuyorum.” diye cevap verince Aişe validemiz de: “Onun ahlakı, Kur’ân (ahlakı) idi.” dedi. (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 139).

Takva sahibi kişiye ‘müttaki’ denir. Özünde müttaki kul ‘Kur’ân Ahlakı’ ile ahlaklanmış kuldur. Takva sahibi insanlar toplum içerisinde genelde ‘dindar’ kavramıyla nitelendirilmektedir. Maalesef Müslüman toplumlar çoğunlukla dindarlığı çokça namaz kılmak, çokça oruç tutmak çokça ibadetle meşgul olmak olarak algılamaktadır ki bu büyük bir yanılgıdır.

 

DİN İBADETLERE İNDİRGENEMEZ

 

Müslüman dini sadece ibadetlerden ibaret görmemelidir ve kişinin Müslümanlığı sadece camide kalmamalıdır. Bir kişi gece sabahlara kadar namaz kılsa, gündüzleri oruçla geçirse, ağzından evrad-ü ezkârı düşürmese komşusunun bundan haberi olmaz. Haberi olsa bile bunun komşusu açısından pek bir önemi yoktur. Elbette ki farz ibadetleri yerine getirmede Müslüman hassas olmalıdır ve farz ibadetlerden taviz vermemelidir. Ancak Müslüman ibadetlerde gösterdiği hassasiyeti kul hakkına riayet etmede, hakkı, hukuku ve adaleti daim ve kaim kılmada da göstermelidir. Kur’ân-ı Mübin’in “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, en çok takvalı/ahlaklı olanınızdır.” (Hucurât Sûresi; 49/13) âyetinden de anlaşılacağı gibi Allah katında insanların değeri takvayla/ahlakla ölçülür.

TAKVA/AHLAK ELBİSESİ EN HAYIRLI ELBİSEDİR

Yüce Rabbimiz “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtebilmeniz ve süslenebilmeniz için elbiseler bahşettik. Takva/ahlak elbisesi… İşte o daha hayırlıdır.” (A’râf Sûresi; 7/26) buyurmaktadır. Bu âyet takva/ahlak ile alakalı üzerine çokça tefekkür edilmesi gereken son derece önemli bir âyettir. Gerek mümin erkeklerin ve gerekse mümin kadınların mahrem yerlerini örtmesi kuşkusuz Allah’ın bir emridir ve hayâ ve edebin de bir gereğidir. Bu âyette mahrem yerlerin örtülmesinden bahsedilmiş olmakla birlikte asıl önemli olan şeyin insanların amellerine takva/ahlak elbisesini giydirmelerinin olduğu vurgulanmıştır. Mümin bir kulun mahrem yerlerinin tesettürüne riayet etmesi takvaya/ahlaka ulaşması için yeterli değildir. Mahrem yerlerini tesettürle örten bir kişi yalan ve hile, kin ve öfke, gösteriş ve riya, gurur ve kibir, kıskançlık ve haset, hırs ve ihtiras, bencillik ve cimrilik ve sû-i şehvet gibi kalbî hastalıklarını, amellerindeki adaletsizce ve merhametsizce tutum ve davranışları takva elbisesi ile örtüp üzerlerini kapamasa asla müttaki bir kul olamaz.

GÜZEL AHLAKIN GAYESİ ADALETTİR

Bir kişinin toplum içerisinde sevilen sayılan itibar sahibi bir kişi olması ibadetlerindeki hassasiyetinden daha ziyade başta adalet olmak üzere, merhamet, doğruluk, dürüstlük, cömertlik, iyiliksever olmak gibi ahlaki vasıfları taşıyıp taşımadığı ile alakalıdır.

Dinin bakiyesi ve meyvesi hükmünde olan güzel ahlakın/takvanın da ana gayesi adalettir. Dolayısıyla Müslüman diğer insanlara karşın güzel örnekliğini ilk önce adalet noktasındaki hassasiyeti ve örnekliği ile göstermelidir.

Kur’ân’a göre adalet, takvanın/ahlakın en ideal en zirve noktasıdır. Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Hakîm’de “Ey iman edenler! Allah için adaleti titizlikle dimdik ayakta tutan, hakça şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı takvanın/ahlakın en ideal, en zirve noktasıdır. Allah’a karşı takvalı olun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide Sûresi; 5/8) buyurmak sûretiyle müminlere şu mesajı vermektedir: Müminler insanlara karşı tutum ve davranışlarını belirlerken her zaman adalet merkezli hareket etmeli, kin ve nefretle baktığı zâlim bir zümreye karşı dahi olsa adaletsizlik yapmamaya özen göstermeli, dil, din, ırk ve mezhep ayırımı yapmadan herkese adaletle muamele yapmayı kendisine prensip edinmelidir.

Bugün modern hukukun da en temel prensiplerinden biri olan ‘suçun şahsiliği ilkesi’ Kur’ân’ın da adalet konusunda ortaya koyduğu çok önemli prensiptir ve önemine binaen ‘suçun şahsiliği ilkesi’ Kur’ân’da beş yerde beyan edilmiştir: “Kimse kimsenin günahını yüklenmez.” (En’âm Sûresi; 6/164, İsra Sûresi; 17/15, Fâtır Sûresi; 35/18, Zümer Sûresi; 39/7, Necm Sûresi; 53/38) Allah Rasûlü de (asm) “Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yalnızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlattan dolayı baba sorumlu tutulamaz, suçlu babadan dolayı da evlat sorumlu tutulamaz.” (Tirmizî, Tefsiru´l-Kur´ân, 10) buyurmaktadır. Bu beyanlar açıkça gösteriyor ki; bir kişinin işlediği suçtan dolayı hiçbir şekilde o kişinin yakınları, sülalesinden herhangi bir kişi veya o kişinin çevresinde olan herhangi bir insan hiçbir şekilde suçlanamaz ve mağdur edilemez.  Örneğin bir şahsın her hangi bir terör örgütü ile bağlantısı tespit edildiği zaman o şahıs terörist diye onun suça bulaşmamış eşi, çocukları, annesi-babası veya diğer yakınları mağdur edilemez.

Suçun şahsiliği ilkesi’ni ortaya koyan âyet-i kerîmeler ve Allah Rasûlü’nün hadisi “Bir topluluğa olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun.”  (Mâide Sûresi; 5/8) âyeti ile de bağlantılıdır. Şöyle ki; bir topluluğun önde gelen isimleri veya o topluluk içerisindeki bir kısım fertler bir suça bulaştığında o topluluğa olan öfkeden dolayı o topluluğun bütün fertleri suçlu görülüp cezalandırılamaz. Mesela bir şirketin sahibi veya yöneticileri bir suç işlediği zaman onlara duyulan öfkeden dolayı o şirket batırılamaz. Aksi halde hem o şirkette çalışan işçiler işsiz, aşsız kalır ve böylece zulme uğramış olur hem de o şirket devlete vergi ödediği için kamu zarara uğratılmış olur.

“KIZIM FÂTIMA DA OLSA GEREKEN CEZAYI VERİRDİM”

Kur’ân-ı Mübîn’de Rabbimiz “Ey iman edenler! En yakınlarınızın, ana babanızın ve hatta kendinizin aleyhine dahi olsa, adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)! Çünkü Allah her ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse, dünyalık arzularınıza uyup da adaletten sapmayınız. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa Sûresi; 4/135) buyurarak biz müminlere yakınlarımız, ana-babamız ve hatta nefsimiz aleyhinde dahi olsa ve toplumda zengin ve makam sahibi insanlar aleyhinde dahi olsa asla ve kat’a adaletten taviz vermememizi ve Allah için adaleti daima ayakta tutmamızı emretmektedir.

Bu zikrettiğimiz âyetler Allah Rasûlü’nün hayatının temel köşe taşları olmuştur ve Rasûlullah’ın hayatı bu gibi âyetlerin en mümtaz uygulamaları ile doludur. Bir gün Kureyş kabilesinden Mahzunoğulları sülalesinden Fâtıma isminde asil ve zengin bir kadın hırsızlık yapmıştı. O kadının cezalandırılmaması için bir kısım sahabi Allah Rasûlü’nün çok sevdiği evlatlığı Zeyd b. Harise’nin oğlu Üsame’yi Rasûlullah’a gönderdiler. Bu duruma çok öfkelenen Allah Rasûlü “Siz kötülükleri önlemek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında benimle pazarlık mı ediyorsunuz?! Sizden önceki toplulukların helâk olmasına neden olan şey;  onların içlerinden zengin ve soylu birisi suç işlediği zaman onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf birisi suç işleyince de onun hakkında ceza uygulamaları idi. Allah’a yemin ederim ki hırsızlığı sabit olan Mahzunoğullarından Fâtıma değil de Muhammed’in kızı Fâtıma bile olsa, ayırım yapmaz, cezasını verirdim!” (Buhari, Hudud, 12; Müslim, Hudud, 8-9) buyurarak tüm insanlığa adalet dersi vermiştir.

Bedir savaşında alınan esirler arasında Peygamberimizin amcası Abbas da vardı. Abbas’ın da elleri bağlanmıştı. Esirler, fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensar’dan bazı kişiler Abbas’ın Allah Rasûlü’nün amcası olduğunu öğrenince O’nun fidyeden affedilmesini istediler. Allah Rasûlü: “Hayır, asla böyle bir şey olamaz O’nun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz” dedi. (Buharî, Megâzî, 53) Nitekim yine Kur’ân-ı Mübîn’de “Yakınınız da olsa söz söylediğinizde adaletli olun.” (En’âm Sûresi; 6/152)  buyurmaktaydı ve Allah Rasûlü de amcası Abbas ile ilgili konuda diğer esirler ile ilgili muamelenin aynısının yapılmasını isteyerek Kur’ân’ın kendisine çizdiği rotadan şaşmamıştı.

“EMANETLERİ EHLİNE VERİNİZ”

Allah Teâlâ Nisa Sûresinin 58. âyetinde “Muhakkak ki Allah size, emanetleri ehline (liyakat sahibi olanına) vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” buyurmaktadır. Âyetteki emanetten kasıt gerek kamuda gerekse özel sektörde yer alan en küçüğünden en büyüğüne kadar toplum yararına olan her türlü işler ve makamlardır. Bu âyetteki emir kalıbı namazı, zekâtı, orucu ve haccı emreden âyetlerdeki emir kalıbından çok daha üst bir emir kalıbıdır. Bu âyette âdeta emir üstünde bir emir vardır. Örneğin namazı ve zekâtı emreden âyetlerde “Namazı kılınız, zekâtı veriniz” (Bakara Sûresi; 2/43, 110; Nûr Sûresi; 24/56) şeklinde bir emir kalıbı kullanılırken emanetleri ehline vermek ve insanlar arasında adalet ile hükmetmek’ bahsi muvzu bahis olunca önemine binaen âyet ‘Muhakkak ki Allah size emrediyor…” ifadesi ile başlamaktadır. Bu âyetin Allah Rasûlü’ndeki yansıması ile ilgili olarak O’nun hayatından şu misali verebiliriz:

Mekke döneminde Allah Rasûlü (asm) bir grup sahabeyle birlikte Kâbe’ye girmek istemiş, o günlerde Kâbe’nin anahtarları elinde olan kayyım (Kâbe’nin bakım, onarım ve temizlik görevlisi) Osman bin Talha müşrik olduğu için oldukça kaba ve sert bir davranışla Kâbe’ye girmelerini engellemişti.

 

Bunun üzerine Allah Rasûlü (asm), “Ey Osman!” dedi. “Öyle bir gün gelir ki Kâbe’nin anahtarları elime geçer, istediğim yere koyar, istediğim kişiye veririm.” dediğinde, Osman bin Talha: “Bu Kureyş’in bitişi, değerden düşüşü demektir” demişti. Allah Rasûlü (asm) de: “Hayır, tam tersi o gün Kureyş ayakta kalacak ve değeri daha da artacaktır.” demişti.

 

Gün geldi Mekke fethedildi. Kâbe’nin anahtarlarının tasarrufu tamamen Rasûlullah’ın (asm) eline geçti. Kâbe’nin anahtarlarını istediği kişiye verebilecek konumdaydı. Ama o ne intikam duyguları içerisine girecek, ne de bu iş için Osman bin Talha’dan başka birini arayacaktı. Çünkü Nisâ Sûresi 58. âyette emanetlerin ehil olanlara verilmesi emredilmişti. Onun için Allah Rasûlü (asm) işin ehli olan Osman bin Talha’yı çağırıyor, Nisâ Sûresi 58. âyeti okuyor, günün iyilik ve ahde vefa günü olduğunu belirterek Kâbe’nin anahtarlarını yeniden O’na verirken Osman bin Talha ailesine şu tavsiyelerde bulunuyordu: “Ey Ebû Talha Oğulları! Allahû Teâlâ’nın emanetini, sizde sürekli kalmak ve dürüst davranmak üzere alınız. Zulme girmedikçe onu elinizden kimse alamayacaktır.”  (Müslim, Hac, 390)

Allah Rasûlü’nün hayatındaki bu ve benzeri örnekler bize gösteriyor ki Rasûlullah gönülleri hep adaletle ve merhametle fethetmiştir. Unutulmaması gerekir ki, Rasûlullah döneminde Müslüman olan hiç bir kimse Allah Rasûlü’nün kıldığı namaza, tuttuğu oruca hayranlık duyarak İslam’ı seçmiş değildir. Allah Rasûlü (asm) döneminde Müslüman olan tüm sahabeler O’nun adaletine, merhametine, doğruluğuna, dürüstlüğüne, nezaketine yani güzel ahlakına yani insanlığına hayran kalarak Müslüman olmuştur. Öyle ki, Allah Rasûlü ilk vahiy gelip Kur’ân’ı tebliğ etmeye başlamadan önce Mekkeli müşrikler arasında dahi “Muhammed’ül Emîn” sıfatıyla anılıyordu. Ayrıca daha yirmili yaşlarda iken Mekke’de güçlülerin haksız yere zayıfları ezmelerinin önüne geçebilmek için kurulmuş olan “hılfu’l-fudul”ün (erdemliler meclisi) en aktif üyesiydi.

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR

Bozkurt’un da ifade ettiği gibi “Adaleti uygulamak, hak bildiğini söylemek, adil karar verebilmek çok zordur. Vereceğiniz kararla haksız olan zengini, güçlüyü, makam mansıp sahiplerini incitebilir; hatta onların düşmanlığını kazanabilirsiniz. Ama her şeye rağmen hakkın ve adaletin yanında olmak gerekiyorsa bu uğurda ölmek şehadetin en yüksek mertebelerindendir. Bu yüzden devlet ricali içerisinde en büyük vebali taşıyanlar ve en çok sevaba müstahak olanlar hâkimler ve adaletin tecellisinde görev alanlardır. Hukuk sistemi sağlıklı çalışır, adalet tecelli ederse, zayıf olan güçlü olandan; fakir olan, zengin olandan; çoban padişahtan hakkını alabilir. Aksi halde daima güçlü zayıfı; zengin fakiri ezer. Topluma adalet değil güç hâkim olur. Böyle bir tolumun ayakta kalması imkânsızdır. Evet, adalet mülkün temelidir. Eğer adalet ayakta tutulabilirse, devlet de ayakta durur. Aksi halde, adalet ayakta değilse, devlet de er ya da geç zir-ü zeber olacaktır.” (M. İlyas BOZKURT, Füyûzât, sf. 182,183)

 ADALETSİZLİK İMAN ZAAFİYETİNİN NETİCESİDİR

 Kur’ân’a göre; iman ile ahlak arasında pozitif kolerasyon vardır; iman arttıkça kişideki ahlaki duyarlılık artar; iman zayıfladıkça kişideki ahlaki duyarlılık da zayıflar. Güçlü bir iman ahlakı güçlü bireyler inşa eder. Ahlakı güçlü bireyler ise adalet konusunda çok hassas olurlar. Eğer bir kişi imanlı olduğunu ifade ediyor ve aynı zamanda bir kısım ahlaksızlıklara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, yolsuzluklara ve hırsızlıklara bulaşıyor ise o kişide iman zaafiyeti vardır. Dolayısıyla Kur’ân ahlakının gayesi adalet olduğuna göre adalet noktasında zaafiyet gösteren mü’minler iman zaafiyeti olan mü’minlerdir.

Burada şu nüansı da belirtmemiz gerekir. Suç işleme oranlarının, hukuksuzlukların ve yolsuzlukların düşük olduğu ülkelerde imanlı insanların oranı yüksektir denilemez. Örneğin ateist oranının oldukça yüksek olduğu bir kısım batı ülkelerinde suç oranlarının, yolsuzlukların ve insan hakları ihlallerinin halkı Müslüman olan ülkelere oranla oldukça az olmasının nedeni o ülkelerde güçlü bir şekilde uygulanan kuvvetler ayrılığının ve anayasal sistemin bir neticesidir. Yani güçlü ve bağımsız bir yargı sisteminin olması (polis teşkilatının, adli polis ve idari polis diye ayrılmış olması) ve sağlam yasal düzenlemelerin yapılmış olması, suç işlemeye yönelik adımların önünü daha baştan kesmektedir.

KILDIĞIMIZ NAMAZ BİZİ NE KADAR İNSAN KILIYOR?

Bugün maalesef bir taraftan namaz kılıp, oruç tutup, elinden tespihini dilinden de zikrini düşürmeyip diğer taraftan da her türlü adaletsizliği, haksızlığı, hukuksuzluğu, yolsuzluğu, hırsızlığı, arsızlığı ve zulmü yapan kişiler Müslüman kimliğinin imajına çok ciddi oranda zarar vermektedir. Hiç şüphesiz ki bunlar özde değil de sözde dindarlardır ve bu taife Allah Rasûlü’nün ümmetin müflisi olarak beyan ettiği şekil dindarları taifesidir. Rasûlullah buyuruyor ki; “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina iftirası atıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir.” (Müslim, Birr, 59, Tirmizî, Kıyamet, 2) Kur’ân-ı Hakîm de Meryem Sûresi 59. âyet de bu şekil dindarlarını “Dünyalık arzularına uydular ve böylece namazlarını zayi ettiler.” ifadesi ile tarif etmektedir.

 Cenâb-ı Hakk âyet-i kerimede “Kitaptan sana vahyedileni oku, namazı da dosdoğru kıl; Muhakkak ki (şuuruna varılarak kılınan) namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût Sûresi; 29/45) buyurmaktadır. Bu âyetten çıkardığımız hikmet şudur: “İnsanoğlu namaz kılar ama bu yetmez; bir de o kılınan namazın kendisini kılan insanı insan kılması lâzım. Yani bir kişinin kıldığı namaz o kişiyi adaletli, merhametli, doğru, dürüst, kul hakkına riayet eden, cömert, iyiliksever kısacası güzel ahlak sahibi kılması lâzım. Aksi takdirde o kılınan namaz rûha sirâyet etmemiş bedensel bir şekilden ibarettir.”

Namaz kılan her Müslümanın şu soruyu kendisine sorması gerekir:  Kıldığım namaz beni hangi yanlış işten, hangi kötülükten, hangi günahtan, hangi Allah’ın razı olmadığı işlerden alıkoyuyor ve beni hangi hayra, hangi iyiliğe, hangi Allah’ın razı olduğu işlere sevk ediyor?

TUTTUĞUMUZ ORUÇ BİZİ NE KADAR TUTUYOR?

“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı ki, takvaya/ahlaka ulaşasınız.” (Bakara Sûresi; 2/183) Bu âyetten çıkardığımız hikmet şudur: “İnsanoğlu oruç tutar ama bu yetmez; bir de o tutulan orucun kendisini tutan insanı tutması lâzım. Yani tutulan oruç kendisini tutan o kişinin elini kul hakkı yemekten tutup almıyor ise, ayaklarını günah işleyebileceği mekânlara gitmekten tutup çekmiyor ise gözlerini harama nazar etmekten tutup alıkoymuyorsa o tutulan oruç rûha sirâyet etmemiş bedensel bir perhizden ibarettir.”

İbadetlere karşı bilinçli bir şekilde duyarlılık arttıkça kişideki ahlaki duyarlılık da artar, ibadetlere karşı duyarlılık azaldıkça kişideki günahlara karşı direnç gücü zayıflar. İbadetler âdeta rûh ve irade kaslarını güçlendirerek kişide günahlara karşı kondisyonu sağlar.

Gerek ibadet alanındaki gerekse muamelat alanındaki emir ve tavsiyeler Müslümanı imanda adaletsizlik olan şirkten uzaklaştırıp tevhide yöneltmek ve adaletten, hukuktan taviz vermeyen kul hakkına riayet eden güzel ahlaklı bir birey kılmak için vardır. Müslüman dil ile ifade ettiği imanı eğer ahlakla, adaletli ve merhametli bir kişilik ile güçlendirip tezyin etmez ise diğer insanlara model olamaz. Bilakis Müslümandan zuhur eden adaleti, hakkı, hukuku zedeleyen davranışlar Müslüman kimliğine ve İslam’ın imajına zarar verir. Bundan dolayıdır ki Allah Rasûlü (asm) Müs­lü­man, Müslümanların elin­den ve di­lin­den emin ol­du­ğu kim­se­dir. Mü’min ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.”  (Tirmizî, Îman, 12) buyurmuştur.